6 Aralık 2012 Perşembe
"the hobbit" karakterleri kendi lego figürleriyle...
18 Kasım 2011 Cuma
10 Aralık 2010 Cuma
14 Eylül 2010 Salı
sadri alışık
15 Temmuz 2010 Perşembe
easy rider

.jpg)

Billy - “We can't even get into a second-rate hotel. l mean, a second-rate motel, you dig? They think we'd cut their throat. They're scared.”
G. Hanson - “They're not scared of you. They're scared of what you represent to them.”
Billy - “All we represent to them is somebody who needs a haircut.”
G. Hanson - “Oh, no. What you represent to them is freedom. Freedom's what it's all about. But talking about it and being it that's two different things. lt's real hard to be free when you are bought and sold in the marketplace.
Don't tell anybody that they're not free, because they'll get busy killing and maiming to prove to you that they are. They're going to talk to you and talk to you about individual freedom. But they see a free individual, it's going to scare them. Well, it don't make them running scared. lt makes them dangerous.”
11 Şubat 2010 Perşembe
bill murray

Filmlerde küçük rollerde (cameo) göründüğünde bile fark yaratıp adından söz ettirebilecek yegane aktördür Bill Murray. Depresif, umursamaz, suskun, farklı ve komik karakterleri canlandırdığı rollerde kendi kişiliğinin farklı yönlerini ustalıkla oyunculuğa döker. Verdiği ani tepkilerin çoğu doğaçlamadır. Yaptığı esprilerin çoğu kendisine aittir. İzleyiciyi gülümsetmesi için ne zaman “susup öylece durması gerektiğini” bilecek kadar mesleğine hakimdir.
Bu acayip adamın kariyeri, 1977’de Chevy Chase’in ayrılışı sonrası Saturday Night Live’da çıkmasıyla başlar aslında. Bu meşhur şov’da üç yıl boyunca yetmiş küsur bölümde döktürür. “Tootsie”, “Where the Buffalo Roam” gibi filmlerde oynar. Daha sonra sırf “The Razor’s Edge” adlı senaryosunu kendi yazdığı ve başrol oynadığı filmi çekebilmek için Columbia Pictures’ın Ghostbusters’da oynama şartını kabul eder. Ghostbusters ile dünyanın tanıdığı bir oyuncu olur. Altın Küre adaylığı yakalar.
The Razor’s Edge ise her açıdan bir başarısızlık olur onun için. Aynı yıl içinde hem müthiş bir başarı hem de büyük bir hüsran yaşayan Murray ortadan kaybolur. Şan şöhrete pek hevesli bir adam değildir; sıkıntılıdır. Sadece “istediği” işleri yapmak ister hep. Dört yıl boyunca Sorbonne’da felsefe ve tarih okur. Vaktinin büyük çoğunluğunu Cinémathèque française’de geçirir. Bu süre boyunca “Little Shop of Horros”daki küçük rolü hariç herhangi bir filmde rol almaz.
90’lı yılları, Bill Murray için iki müthiş komedi filmi ile özetleyebiliriz sanırım: “What about Bob?” ve “Groundhog Day”. Bu filmlerde canlandırdığı iki farklı “kendine has” karakterle sadık izleyici kitlesini yaratır. Çünkü o tek başına mizah akımı yaratan bir dahidir.
90’lı yılların sonunda tanıştığı Wes Anderson’ın yönetmenliğinde Rushmore, The Royal Tenenbaums ve Life Aquatic with Steve Zissou’da oynar. Yönetmenin farklı anlatım dili ile oldukça örtüşen oyunculuğuyla bu filmleri “adam eder”. 2000’li yıllarda ayrıca Jim Jarmush’un iki güzel filmi “Coffee and Cigarettes” ve “Broken Flowers”da da oynar. Hatta “Broken Flowers”da adeta şov yapar. Ama 2000’li yıllar onun için Lost in Translation’dır. Sofia Coppola’nın bu filminde canlandırdığı Bob Harris karakteri ile Altın Küre’yi kapar. Bir de Oscar adaylığı yakalar.
6 çocuklu bu acayip adamın kariyeri boyunca hiç menajeri olmamıştır. Kendisine ulaşmak isteyen yönetmen ve prodüktörler tek bir telefon numarasını arayıp dururlar. O numara da bir telesekreter mesajı ile açılır. Ve Murray, telesekreterini kırk yılın başı kontrol eden bir gamsızdır. Bu yüzden bir sürü önemli filmde oynama şansını kaçırmıştır. Ama bu durum çok afedersiniz onun sikinde bile değildir. Çünkü o sinema aleminin gördüğü en değişik, en başıbozuk aktördür. Bill Murray ayrıca sinemanın en kadri kıymeti bilinmemiş adamıdır. Bu da sikinde değildir. O hayatına bakar. Arada film çevirir o hayattan bize de biraz verir.
Sofia Coppola, Lost in Translation ile ilgili yaptığı bir röportajda Bill Murray’yi rol için her gün aradığını ama onun tam bir ay sonra kendisine döndüğünü anlatır. Bir buluşma ayarlarlar ve Murray daha sonra buluşmayı iptal eder. Coppola Murray’yi tekrar aramaya başlar fakat bu kez hiç ulaşamaz. Sonunda Murray ile aynı muhitte oturan Al Pacino’yu utana sıkıla arayıp şöyle der “Şey, Bill Murray’i tanıyor musunuz? Ben bir senaryo üzerinde çalışıyorum fakat ona bir türlü ulaşamıyorum...”
http://fataliyev.blogspot.com/
26 Ocak 2010 Salı
500 days of summer

İçinde The Smiths geçen film. İçinde tebrik kartları ve karaoke geçen film. İçinde Summer gibi şahane ama zehirli bir karakter barındıran film. Autumn ile şaşırtan film. Şahane ayrıntıları ve "sulu" olmayan komik yan karakterleri ile gülümseten "farklı" film. Kimi bölümlerinde, eskilerde kalmış bazı insanlara küfür ettiren film.
Öyle ise yönetmenin filmin hemen başındaki notu ile kapatalım:
"note: the following is a work of fiction.
any resemblance to persons living or dead is purely coincidental.
especially you jenny beckman.
bitch."
Not: Zooey Deschanel, sana lafımız yok ama o canlandırdığın Summer'ın Allah bin belasını versin...
http://fataliyev.blogspot.com/
25 Aralık 2009 Cuma
near dark

Not: Bar ve motel baskını sahneleri.
22 Aralık 2009 Salı
25 Kasım 2008 Salı
sunshine





Aslında bunların hiçbirinin hiçbir önemi yoktur. Nihayetinde hepimiz bu sonsuz evrende yıldız tozlarıyız...
21 Kasım 2008 Cuma
butch cassidy and the sundance kid

7 Kasım 2008 Cuma
yeni sherlock holmes - robert downey jr
Şu aralar Londra'da takılıyor. Guy Ritchie'nin yönettiği yeni Sherlock Holmes filminde cevval dedektifimizi canlandıracak. Yancısı Dr. Watson da Jude Law olacakmış.
Fotoğraflara bakınca hissediyoruz; bambaşka bir Holmes portresi çizecek bu adam. Hatta kılık kıyafetini görünce aklıma hemen Chaplin geldi...


25 Nisan 2008 Cuma
half nelson
Materyalist diyalektik, uyuşturucu, aşk, eğitim, arada kalmışlar, bir yere kımıldayamayanlar... Spoiler vermemek için daha fazla yazmayacağım. Ama izleyin, izletin.
Not: Aile yemeği sahnesinde çalan parça : The Marshall Tucker Band - Can't you see
Not2: Half Nelson, güreşte rakibin hareket etmesini engelleyen bir hareket. Filmi izlediğinizde neden bu ismin seçildiğini anlayacaksınız.



14 Şubat 2008 Perşembe
michel gondry

4 Şubat 2008 Pazartesi
vanishing point
1971 yapımı, kurşun gibi bir film Vanishing Point; havada ıslık çalarak geçip gidiyor kulağınızın dibinden...
21 Ocak 2008 Pazartesi
wristcutters : a love story
Geçtiğimiz yılın sevilen bağımsız filmlerinden biriydi bu film. Little miss sunshine, me and you and everyone we know ile aynı dönemde izleme şansım olmuştu.
Goran Dukic yönetmiş filmi. Bir takım insanlar oynamış. Başroldeki oyuncu- Patrick Fugit - çok kayda değer değil gibi. Evet, Shannyn Sossamon tatlı bir kız. Esas işi götüren Eugene rolündeki Shea Whigham. En hoş sürpriz de Tom Waits... Abimiz yaşına başına aldırış etmeden, ki allah uzun ömür versin, bir veteran gerilla tadında filmlere dahil olmaya devam ediyor. Helal sana...
Anton Corbijn'in merceğinden Tom Waits

Bu arada bizim müthiş film dağıtım şirketlerimiz filmi ülkemize getirseydi kesin "kessen acımaz" adıyla yayınlarlardı...
* : 2002 - Gogol Bordello albümü Multi Contra Culti vs Irony
















