
25 Mart 2010 Perşembe
the smiths

18 Mart 2010 Perşembe
ak-47 müzik sektörüne geçti
Ne Sentenced ile, ne de gitaristleri Sami Lopakka ile işim olur; ama Finlandiya'lı Amfisound'un emektar metalciye özel tasarladığı gitar epey ilginç.
Adı Lopashnikov...







12 Mart 2010 Cuma
hayvan adam
3 Mart 2010 Çarşamba
2 Mart 2010 Salı
alemin en " cool " elemanları

Albümde Lou Reed'den, Mos Def'e bir dolu ünlü ile çalışmışlar yine. Ama en güzel sürpriz The Clash'in efsane gitaristleri Paul Simonon ve Mick Jones. Sürpriz ne acayip bir sözcük lan.
25 Şubat 2010 Perşembe
22 Şubat 2010 Pazartesi
gece yaşayanlar

Bazı antropologlara göre işte gece yaşayan bu insanların kökeni, yırtıcı hayvan saldırılarına karşı bütün gece mağaranın ağzında nöbet tutan o cefakar atalarımıza dayanıyor. Diğerleri afedersiniz ossura ossura uyurken bu adamlar klanın güvenliği için canını tehlikeye atarak nice mücadelede sabretooth kaplanı dövmüş, yilan vurmuş ve akrep ezmiştir. Ama yine de yaranamamış olacaklar ki ossura ossura uyuyanların soyundan gelen ebeveynlerinin/ev arkadaşlarının "la kapat artık şu ışığı saat kaç oldu, ne geziniyorsun kımıl kımıl gecenin bir saati, yeter artık tıkır tıkır bu ne yaa!" gibi serzenişlerine göğüs germek zorunda kalmaktadırlar.
Gece yaşayanlar iş hayatına atıldıklarında genlerine işlemiş dürtüleri onların türlü uyku bozukluklarına ve bir çift mosmor göze sahip olmalarına neden olur. Esnerken salyasını toparlayamayan o insanlara iyi bakın; onlar olmasaydı insanlık çoktan gübre olup gitmişti... deyip bağlıyorum bu yazıyı.
Bağladım.
http://fataliyev.blogspot.com/
12 Şubat 2010 Cuma
johnny cash

http://fataliyev.blogspot.com/
11 Şubat 2010 Perşembe
bill murray

Filmlerde küçük rollerde (cameo) göründüğünde bile fark yaratıp adından söz ettirebilecek yegane aktördür Bill Murray. Depresif, umursamaz, suskun, farklı ve komik karakterleri canlandırdığı rollerde kendi kişiliğinin farklı yönlerini ustalıkla oyunculuğa döker. Verdiği ani tepkilerin çoğu doğaçlamadır. Yaptığı esprilerin çoğu kendisine aittir. İzleyiciyi gülümsetmesi için ne zaman “susup öylece durması gerektiğini” bilecek kadar mesleğine hakimdir.
Bu acayip adamın kariyeri, 1977’de Chevy Chase’in ayrılışı sonrası Saturday Night Live’da çıkmasıyla başlar aslında. Bu meşhur şov’da üç yıl boyunca yetmiş küsur bölümde döktürür. “Tootsie”, “Where the Buffalo Roam” gibi filmlerde oynar. Daha sonra sırf “The Razor’s Edge” adlı senaryosunu kendi yazdığı ve başrol oynadığı filmi çekebilmek için Columbia Pictures’ın Ghostbusters’da oynama şartını kabul eder. Ghostbusters ile dünyanın tanıdığı bir oyuncu olur. Altın Küre adaylığı yakalar.
The Razor’s Edge ise her açıdan bir başarısızlık olur onun için. Aynı yıl içinde hem müthiş bir başarı hem de büyük bir hüsran yaşayan Murray ortadan kaybolur. Şan şöhrete pek hevesli bir adam değildir; sıkıntılıdır. Sadece “istediği” işleri yapmak ister hep. Dört yıl boyunca Sorbonne’da felsefe ve tarih okur. Vaktinin büyük çoğunluğunu Cinémathèque française’de geçirir. Bu süre boyunca “Little Shop of Horros”daki küçük rolü hariç herhangi bir filmde rol almaz.
90’lı yılları, Bill Murray için iki müthiş komedi filmi ile özetleyebiliriz sanırım: “What about Bob?” ve “Groundhog Day”. Bu filmlerde canlandırdığı iki farklı “kendine has” karakterle sadık izleyici kitlesini yaratır. Çünkü o tek başına mizah akımı yaratan bir dahidir.
90’lı yılların sonunda tanıştığı Wes Anderson’ın yönetmenliğinde Rushmore, The Royal Tenenbaums ve Life Aquatic with Steve Zissou’da oynar. Yönetmenin farklı anlatım dili ile oldukça örtüşen oyunculuğuyla bu filmleri “adam eder”. 2000’li yıllarda ayrıca Jim Jarmush’un iki güzel filmi “Coffee and Cigarettes” ve “Broken Flowers”da da oynar. Hatta “Broken Flowers”da adeta şov yapar. Ama 2000’li yıllar onun için Lost in Translation’dır. Sofia Coppola’nın bu filminde canlandırdığı Bob Harris karakteri ile Altın Küre’yi kapar. Bir de Oscar adaylığı yakalar.
6 çocuklu bu acayip adamın kariyeri boyunca hiç menajeri olmamıştır. Kendisine ulaşmak isteyen yönetmen ve prodüktörler tek bir telefon numarasını arayıp dururlar. O numara da bir telesekreter mesajı ile açılır. Ve Murray, telesekreterini kırk yılın başı kontrol eden bir gamsızdır. Bu yüzden bir sürü önemli filmde oynama şansını kaçırmıştır. Ama bu durum çok afedersiniz onun sikinde bile değildir. Çünkü o sinema aleminin gördüğü en değişik, en başıbozuk aktördür. Bill Murray ayrıca sinemanın en kadri kıymeti bilinmemiş adamıdır. Bu da sikinde değildir. O hayatına bakar. Arada film çevirir o hayattan bize de biraz verir.
Sofia Coppola, Lost in Translation ile ilgili yaptığı bir röportajda Bill Murray’yi rol için her gün aradığını ama onun tam bir ay sonra kendisine döndüğünü anlatır. Bir buluşma ayarlarlar ve Murray daha sonra buluşmayı iptal eder. Coppola Murray’yi tekrar aramaya başlar fakat bu kez hiç ulaşamaz. Sonunda Murray ile aynı muhitte oturan Al Pacino’yu utana sıkıla arayıp şöyle der “Şey, Bill Murray’i tanıyor musunuz? Ben bir senaryo üzerinde çalışıyorum fakat ona bir türlü ulaşamıyorum...”
http://fataliyev.blogspot.com/
8 Şubat 2010 Pazartesi
fevkalade hizmet #5 : florence and the machine


Bu kız ve grubunu o kadar beğenerek dinliyorum ki, liseli bir ergen dürtüsüyle hiç bilinmesinler sadece bana özel kalsınlar istiyorum. Sırf bu nedenle aylarca blog'a haklarında bir şeyler karalamamak için mücadele ettim içimdeki "olmaz işler peşindeki adam" ile... Fakat "yeni dini iletişim olan günümüz küresel dünyasında" bu salakça isteğin gerçekleşmesi namümkün. Ve dahi son derece gereksiz. Öyleyse paylaşalım. Paylaşalım ki paylaştıkça çoğalsın (ne demekse).
Grup 2007 yılında kurulup çeşitli indie sahnelerde ve festivallerde çıkarak adını duyurmuş. Ben 2009 yazında yayınladıkları ilk albümleri "Lungs" ile haberdar oldum kendilerinden. Grubun esas kızı Florence Welch, Londra'lı 24 yaşında bir hatun. Harika bir sesi var ve bu sesi inanılmaz kullanıyor. Grubu da başarılı müzisyenlerden kurulu; yaptıkları müzik oldukça renkli ve özgün. Bu durum Florence'in vokal kalitesini çok daha fazla ortaya çıkarıyor. O güzel ses, boktan bir pop müziği altyapısına oturmadığı için seviniyor insan dinlerken. Şarkıları indie rock, elektronika ve soul arasında gidip geliyor. Onlar türler arasında gidip gelirken dinleyenler de halet-i ruhiyeden halet-i ruhiyeye atlıyor. Yaptıkları müzik derin mi derin. Florence kızımızın sesi içli mi içli. Gelecek için çok daha fazlasını da vaadediyorlar kanımca.
Lungs çoğu alternatif/popüler müzik dergisi tarafından 2009'un en iyi albümlerinden biri olarak gösterildi. Benim de "tüm şarkıların güzel olduğu albümler" listeme ha girdi ha girecekler. Bakayım; evet evet şu an girdiler.

Ha bir de Florence'ın değişik bi' güzelliği var be birader...
http://fataliyev.blogspot.com/






